Diyaloga, siyasete, huzur ve barışa zemin hazırlamayı amaçlayan “2013 Çözüm Süreci” aktörlerinin, silaha ve şiddete geri dönmeleri, bir süredir Kürdistan’daki çoğu yerleşim birimini yaşanamaz hale getirmiştir. Bu savaş hali, başta yaşam hakkı olmak üzere birçok hak, hukuk ihlallerine sebebiyet vermiştir. İnsan ölümlerine, cenazelere sahip çıkılamamasına, sokağa çıkma yasaklarına, yıkımlara, yeni travmalara yol açan çatışma ortamı, toplumsal inşikakı da derinleştirmiştir.
Mesaj vermek, irade kırmak, otorite tesis etmek gibi gerekçelerle “güç siyasetini” meşrulaştırmaya çalışmak, çözümsüzlüğün tekrarını istemekten başka bir şeye hizmet etmemektedir. Saldırganlık sergilemek, savaşa gerekçeler uydurmak, sulh çağrılarını itibarsızlaştırmak yerine, sorunu diyalogla halletmeye istekli herkese elzem olan şey; zulüm kimden gelirse gelsin en edna bir meyille bile olsa katkı sunmamak ve uyuşmazlığı çözecek adil, barışçıl, haklı tepkilerden vazgeçmemektir. Sorunu üreten nedenleri çözümün aracı şeklinde tanıtmak ve hiçbir hukuk, etik tanımadan çatışmaları sürdürmek sadece zulmün alanını genişletmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, gerek 2. Dünya savaşında yaşanan sivil ölümlerini, hukuksuzlukları gerekse de Cumhuriyetin ilk yıllarındaki isyanları bastırmada kullanılan takrir-i sükun yöntemlerini, Kuran’dan ders aldığı; “bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez” anlayışıyla şiddetle eleştirir. Memleketin selâmetine çalışan ehl-i siyasetin mezkûr hakikatı nazara almasını ve bu anlayışı çiğneyen politikalara meşruiyet atfetmemesini salık verir, şöyle ki:
“…Bin masum çoluk-çocuk, ihtiyar, hasta bulunan bir yerde, bir-iki düşman askeri bulunmak bahanesiyle, bombalarla onları mahvetmek…”,
“Zâlim siyasetin gaddarâne bir düsturu olan “Cemaat için fert fedâ edilir” diye çok zâlimâne pek çok vukuatı, ehvenü’ş-şer diye bir nevi adalet-i izafiye namında hâkimiyetine bir maslahat göstermişler. Hattâ bu asırda, o gaddar düsturun hükmüyle, bir adamın hatâsıyla bir köyü mahveder. Beş on adamın, onların siyasetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perişan eder.”
“Vahşet ve bedeviliğin dehşetli bir kanun-u esasîsi olarak kabul ettikleri şimdiki öylelerinin siyasetinin bir nokta-i istinadı şudur ki: “Cemaatin selâmeti için ferd feda edilir. Vatanın selâmeti için eşhasın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selâmeti için cüz’î zulümler nazara alınmaz.” diye, bir tek câni yüzünden bir köyü mahvetmekle bin masumun hakkını nazara almaz. Bir tek câninin yüzünden bin adamın kılınçtan geçmesini caiz görür. Bir adamın yaralanması ile binler masumu sıkıntıya verdirir. Ve ikiyüz adamı kurşuna dizilmesini, o bahane ile nazara almaz…”
Savaş etiğine vurgu yapan yukarıdaki cümlelerin ruhuyla hareket etmeyen hiçbir organizasyon adalet üretemez.
Hakkaniyete dayanmış toplumsal tabanın tek talebi sulh ve sükunettir. Kuruluş amacı itibarı ile siyasal iradeye barışçıl yön vermesi beklenilen toplumsal dinamiklerin şiddet politikalarına tevekkülü bu sulh ve sükûnetin sosyolojik temellerini bozmaktadır. Nûbihar Derneği, bu insanî ve Kuranî prensiplerin hiçe sayılması, önemsenmemesi anlamına gelen savaş konseptinin sürdürülmesini ve Kürt halkının savaş politikalarına kurban edilmesini sert bir dille red eder.
“Bir insanın hayatı ve hukuku, bütün insanlığın hayatı ve hukuku kadar kıymetli ve masundur” anlayışından hareketle, Nûbihar Derneği olarak;
- Siyaset alanının güçlendirilip sivil ölümlerine yol açan stratejik hesaplardan vazgeçilmesini,
- Tüm çevrelerin, Kürt halkının yaşamak zorunda bırakıldığı ölümcül ortamın son bulması için inisiyatif almasını,
- Gayr-i insani sonuçlarının yanısıra binlerce yılın birikimi olan medeniyet değerlerini tahrip etmesi bakımından şehir merkezlerinde sürdürülen çatışmaların sonlandırılmasını,
- Meclis’in, Cizre, Nusaybin, Silvan, Sur vb olaylarda yaşanan hukuksuzlukların tespiti için hakikat komisyonları oluşturmasını,
- Ve bu meyanda, bir önceki hükümet döneminde Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğumuz taleplerin gerekliliğini ısrarla dillendiriyoruz.
Nûbihar Derneği
